26 Mayıs 2019 Pazar

ANNE



Bekledim ki bir öğrencim günün anlam ve önemine binaen “Hocam, -Anneler Günü- ile ilgili bir yazı kaleme aldım. Bloğun/muzda sunuma alabilir miyiz?” desin. Olmadı.

Ben de bir güne değil, her güne dahi sığdırılamayacak anne sevgisi ve hatırlanması mahiyetindeki güne dair duygularımı bu gün, dile getireyim istedim.

Bir erkek olarak anneliği, anne fedakarlığını, duygusal ve hormonal zenginliğini anlatabilir miyim bilemiyorum? Ya da anlamadan, yaşamadan, anlatmaya çalışmış olmanın sahte kahramanlığına bürünür müyüm onu da bilemiyorum? Öncelikle onların hakkını tam olarak teslim edemeyeceğim için bütün annelerden, yani çocuk sahibi olsun veya olmasın bütün annelerden/kadınlardan özür diliyorum.

Dünya Sağlık Örgütü, çocuk sahibi olsun ya da olmasın yumurta üretmeye başlayan her kadını, “anne” kabul eder. Çok doğru bir yaklaşımdır. Hatta nice çocuk sahibi kadın da anne olamamıştır! Kadın olmak fıtrat ve kader, ANNE olmak ise tercihtir. Öyle değil mi? Prolaktin hormonu, hedef organı olmadığı için süt üretememesine rağmen, Kuşlarda da salgılanır. Onlar da yavru bakımı yaparlar. Hatta anne tavuk yani gurk, bu hormonal etki ile civcivlerine hücum eden bir köpeğe bile saldırabilir. Çünkü o, annedir. Ama o hormonal zenginliğine aktivasyon kazandıramayan bazı kadınlar çocuklarını çöp konteynırlarına veya umuma açık tuvaletlere bırakabiliyorlar! O zaman o kadınlara da, anne diyemeyiz maalesef!

Annelik için ilk adım, yumurta üretmekle başlar. Çünkü anne fedakarlığı, ta oradan başlar kadın için. Mayozla ürettiği dört yumurtanın üçünü eritip, birini olgunlaştırır. Adeta “E bebeğime e e. E bebeğime e e.” Ninnileri ile birini büyütüp geliştirir ve yumurta yapar!

Eğer yeni bir fert dünyaya gelecekse, anne onun zigotuna her şeyini bahşeder. Sitoplazmasını, mitokondrisini, ribozomunu, çekirdeğini vs katar, yumurtasıyla. Adeta fedakarlığın dibine vuracak bir kutsal görevin ilk adımlarını atar, bu defa da… Baba ise zigota sadece çekirdek ve setrozom katar…

Sonra hamilelik! Evladı için “ciğer parem” demek sadece ve sadece anneye yaraşır. Zira onu yepyeni bir iç organı gibi karnında taşır. Kendi iç organları kıpraşıp, yanaşık düzen alır ve fetüse yer açarlar. Sanki ona “Hoş geldin, ey türümüzün yeni üyesi. Rabbimizin şah eseri, hayatı ve iki dünyayı anlamlandıracak kozmik yiğit! Hoş geldin.” derler. Bu defa anne duygusal ve hormonal zenginliği ile onu iliklerine kadar hisseder. İçindeki cana kanından, canından, kemiğinden, dişinden tırnağından arttırdıkları ile neler vermez ki anne? Bir de içindeki canı, cananı duyumsar artık. Bu nasıl tarif edilebilir ki bir erkek tarafından! Ona sadece bebişin hareketlerini, tekmeleriyle karın zarına yaptığı hamleleri seyretmek düşer…

Sonra doğum! Sancılıdır o. Hem de ne sancı! Yine ben onu tarif etmekten aciz kalırım. Şunu söyleyebilirim en hafif izahı ile “Yeni başlangıçların hep sancılı olduğu, olacağı hakikatine söylem zenginliği katan cinsten bir acı!” diyebilirim ancak. Şimdi anlayabiliyorsunuz değil mi, başlangıçtaki özrümün nedenlerini?...

Kucağına aldığı yavrusuna kanında dolaşan Prolaktin sayesinde yine pervanedir anne! Emzirir, koklar, altını alır, uyutur. Uykusunu böler. Gecesi gündüze, gündüzü geceye döner. Lakin o anne hiç yorulmak bilmez! Ne de güzel bir tablodur, cennet kokulu yavrucağı kucağında bir anne silüeti!!!

Bitmez ki onun hormonal ve duygusal zekası artık çok yönlü çalışmaya başlamıştır! Eşi, çocuğu, işi, evi, ailenin diğer fertleri… Sırala gitsin. Bu yükün altından kalkacak yegane varlıktır anne. Hep büyüsün diye gözünü gözlediği çocukları, aslında kaç yaşına gelse de onun gözünde hep küçüktür, her daim çocuktur… Bu da bizim Anadolu analarına özgü bir durumdur. Muhtemelen onu diğer coğrafyaların anneleri de anlamıyorlar ki, “Siz çocuklarınızı aşırı savunmacı yetiştiriyorsunuz” diye tespitlerde bulunuyorlar. Nereden bilecekler bu zor coğrafyada annelik yapmayı? Nereden bilecekler 15 inde cepheye evlat göndermeyi, babasız evlat büyütmeyi?... Çok şükür Cumhuriyet anneleri biraz daha özgüvenli evlatlar yetiştirir oldu kısmen. “Yurtta sulh, cihanda sulh.” İlkesinin ufkuyla. Kısmen demem o ki, terör belası her dönem başımızın belası…

Evlenir, yuva kurar. Evi ayrıdır evladının ama anne işte. O durmaz, duramaz. Hala tembih ve ikazlarının ardı arkası kesilmez annelerin. Adeta evladı için yaşar o. Ve fedakarlığın dibine bir kez daha dalar…

Anne. Annelerimiz. İnsanlığı türeten doğuran ve doğurgan olanımız. Türümüzün en nadide solmayan çiçekleri. Soldurulmayacak gonca gülleri. Nasıl haklarını ödeyebiliriz onların? Bu cümleler kurulurken hatırımıza gelirse bu yaşananlar, sanırım cümlelerin anlamı daha bir değer kazanır!…

Çok şükür -Batı adeti, Hıristiyan adeti- söylemleri ve kapitalizmin tuzakları gibi kampanyalarla günün anlam ve önemini sabote etmeye kalkışmalar azaldı. 1872 yılında ilk resmiyet kazanması, “Hıristiyan bir kızın annesinin ölüm tarihi olması nedeniyle dinsel bir kimlik kazandırılarak özellikle uzak durulması gerekir.” Şeklinde beyanatlar toplumda kabul görmeyip, marjinal söylem olarak kaldı.

Başta annem, eşim ve şehit anneleri olmak üzere tüm annelerimizin anneler gününü kutlar, ellerinden öperim. Sadece Allah’a kulluk etme emrinin yanında anne ve babamıza da iyilik yapmayı emreden ayetlerin geçtiği, İsra-23, 24, 25. Ayetleri okumanızı ve hayatınıza yansıtmanızı tavsiye ederim. Selametle kalın dostlarım…


Hayati YAMAN

19 Mayıs 2019 Pazar

2119 (YENİ YÜZYILA)

Madem ki tarihi dedelerimizden öğreniyoruz! Ben de yüz yıl sonraki torunlarıma, onlarla sohbet ediyormuşçasına yazıyorum. Ve Tarihe not düşüyorum…

Bakın yavrucuklarım. Bu satırları kaleme aldığım gün 19 Mayıs 2019. Bundan tamı tamına yüz yıl önce Mustafa Kemal Atatürk, işte sizin de eliniz de yanan meşalenin kıvılcımını 1919 yılının 19 Mayıs’ında Samsun’da yakmıştı. O kıvılcım, aynı zamanda sizin dahi şerefle üzerinde yaşadığınız kim bilir kaç neslin daha yaşayacağı Cumhuriyetimizin kuruluşunun ilk adımı idi. Padişahın teb’ası, kulları olarak görülme aşağılanmışlığımızdan kurtulup eşit yurttaşlık haklarına, millet olma şuuruna erişmemizin bismillahı idi. Bağımsızlık ve özgürlük çığımızın ilk ve küçücük kar topusuydu o. İşte şimdi sizin de büyük bir coşkuyla kutladığınız gibi biz de bu gün o özgürlük meşalesi kıvılcımının 100. yılını kutluyoruz.

Söze dair ve size ait sözlerim olsun. Olsun ki, bize aktarıldığı gibi “Dedelerimiz şöyle anlatırdı!” şeklinde yalan yanlış bilgiler ile sözlü kültürü TARİH zannederek yol almayın evlatlarım. Benim de size naklettiğim bu bilgilerin doğruluğunu araştırın. Çok şükür gelişen teknoloji ve internet sayesinde biz artık her bilginin Tarih olmadığını, her bilginin doğru olmadığını anlayabilir olduk.

İşte Kurucu Liderimiz Ulu Önder Atatürk, ülkemizde TARİH’in bir bilim olmasını da sağlamıştır. Öyle ki 15 Nisan 1931 de Türk Tarih Kurumu’nu kurmuştur. Yine 1931 yılının Mayıs ayında Osmanlı arşivleri Bulgaristan’a hurda/atık kağıt olarak zamanın aymazlarınca satılmış. Bu tarihi ayıba bir son verilerek bir kısmı İnönü’nün başbakanlığı döneminde geri getirilip kayıtların, belgelerin saklanması, bir kadim gelenek olarak başlatılmıştır. Kütüphaneler açılmış ve nihayetinde Orta Doğu’nun en büyük kütüphanesi olma özelliğine sahip olacak olan Milli Kütüphane nin 1950 yılında açılışına zemin hazırlanmıştır. TARİH artık bilim olmaya doğru yola koyulmuştur.

Yine Atatürk, Türk Tarih Tezi ile bir kez daha bilimsel verileri kullanarak Milletimizin makus talihini yenmekte idi. Batılıların dillerine doladıkları ve daima bizi suçladıkları “Barbarlık, Anadolu’yu istila, sömürgeci ve medeniyet yoksunu sarı ırk!” yaftalamalarının son derece mesnetsiz ve temelsiz sloganlar olduğunu, bilimsel verilerle onların yüzüne çarpıyordu…

Yavrucuklarım, her ne kadar bizim dönemlerimizde içimizden, Milliyetçiliği ve Millet olma şuuru çaba ve gayretlerini “Kafatasçı” diye aşağılayan türedi bir grup çıkmış olsa ve sizin döneminizde onların torunları da olsa, siz doğrusunu bilin evlatlarım.

Brakisefal kafa yapısı, beyaz ırk kafatasına ait bilimsel bir veridir. Bu argüman Türklerin sarı ırktan değil, beyaz ırktan geldiğinin kanıtıdır. Bu kafatası iskeletleri, Tarihe ışık tutan Antropoloji ve Paleontoloji bilimlerinin Laboratuvarıdır yavrucuklarım. Bunları bize Atamız Gazi Mustafa Kemal kazandırmış ve Batılılara sarı ırktan değil, beyaz ırktan geldiğimizi bilimsel olarak kanıtlamıştır.

Yine “Anadolu’da sizden önce biz vardık. Siz istilacı, yayılmacı, sömürgeci ve barbar bir milletsiniz.” diyen Batılılara; Atamız Atatürk, “Anadolu’nun pek çok medeniyete beşiklik yaptığını MÖ 4000 li yıllara dayanan Sümerler’in, yine MÖ 1700 lü yıllara dayanan Hititler'in yaşadığını o zaman kendilerinin de onları istila ettiğini iddia etmek gerektiği gerçeğini, yapılan arkeolojik kazılarla ortaya koymuştur. Hatta Anadolu ve Mezopotamya Uygarlıklarının Turan milletleri ve Türk milletine ait kültürel izler taşıdığını ispat etmiştir. Bir kez daha Batılıların heveslerini kursağında bırakmıştır.”

Sömürgeci ve barbar olduğumuz suçlamalarına ise “Eğer Türkler sömürgeci ve barbar olsaydı, bu gün siz kendi nesebinizi tanımıyor ve bu hakları bizim karşımızda iddia ediyor olamayacaktınız. Bizim farkımız kimsenin nesebine, etnik kimliğine, kökenine, dinine ve inancına karışmıyor olmamızdır.” Diyerek hiçbir dünya liderine nasip olmayacak tarihi sözün altına M. Kemal Atatürk yazdırmayı başaracaktır. “Yurtta sulh, cihanda sulh.”

“Üzerinde güneş batmayan imparatorluk diye övünerek Dünyayı sömürge ağına çevirmiş kibir abidesi İngilizlere asıl sömürgeci, yayılmacı ve asimilasyon zihniyetli olanların kendileri ve Batılılar olduğunu bir kez daha haykırmıştır. O dönemin süper gücü İngilizler iken, bu gün ABD dir, evlatlarım. Tas aynı hamam aynı, sadece değişen tellaklar… O da kıtalar ötesinden gelerek canının istediği yere çöküyor. Uluslararası sosyal, siyasal ve diplomatik kuruluşlar çatısı altında pek çok ülkeyi de uşağı konumunda yanına alarak ve onları yemleyerek istediği operasyonu yapmaktadır. Bilemiyorum 2119 yılının süper gücü kim? Fakat şundan eminim ki:
Mazlum ve mağdur milletlere umut olmuş, hürriyet meşalesini tutuşturmuş, süper güç olduğu dönemlerde adalet dağıtmış Türk Milleti olarak biz değilsek eğer, Batılı başka bir tellaktır muhakkak…

Diyeceğim şu ki evlatlarım. Biz 100 yıl önce atılan adımların devamını getirmek, kazılan temellerin, yükselen medeniyet inşasının üzerine yeni katlar çıkmak yerine “miras yedi” evlatlar olduk. Ama asla umudumuzu yitirmedik. Bu özgürlük meşalesini sizlere kadar ulaştırmak da bir şereftir evlatlarım.

Her ne kadar Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında, yine Atamızın sözleri ile “Az zamanda çok işler başardık. Ama asla bunlarla yetinecek değiliz.” ilkesi ile bilim, sanat, kültür, eğitim, sanayi, teknoloji, spor, sağlık, tarım, hayvancılık ve şehirleşme alanlarında devasa adımlar atılmışsa da üzülerek belirtmek gerekirse biz onları hep geri götürdük be evlatlarım. Sata sata bitiremediğimiz yatırım şaheserlerini mi anlatayım, Kampus okullar metodu ile yaparak yaşayarak öğrenen ve tüketici olmayı değil üretici olmayı ilke edinen Köy Enstitülerini mi? Dokuma, kağıt, şeker, otomobil ve uçak fabrikalarını mı anlatayım, caddeleri 50m kaldırımları 10m projelendirilmiş, parkları yeşil alanları, sinema, tiyatro ve operaları ile insanı yaşatmayı hedefleyen şehirlerini mi? Tarım ve hayvancılık alanında örnek çiftlikler ve haralar kurmasını mı anlatayım, yerli hayvan ve tohum ırkları besleme saklama gayretlerini mi? Yaptıklarından hangisini, neyi, nereye ve nasıl sığdırabilirim ki? Batılılar, Atatürk’e olan hayranlıklarını ve tarihteki önemini övgüyle ve biraz da kıskançlıkla anlatırken, -20. Yüz yılda Tanrının insanlığa hediyesi olan Mustafa Kemal, maalesef ki bir Türk’tü.- diyorlardı. Oysa yine bizim içimizden çıkan türedi bir grup da maalesef “Eğer Batılılar övüyorsa, ihanet ve oyun büyük.” diyor ve cehaletten beslenen, okumayan toplulukları sürü ve teb’a olarak kendilerine kurşun asker ediniyorlardı.

Biz Başkent'in sembolünü değiştirmiştik be evlatlarım. Eti/Hitit Uygarlığı'nın bizim başkentimizde sembol olarak ne işi var diye. Kişi ve adam kutsamamayı, gücümüzün damarlarımızdaki asil kanda mevcut olduğunu, kendimize güvenmemiz gerektiğini bize aşılayan Atamıza rağmen biz yeniden Emevi zihniyetine büründük. Saray seçkinleri için canım, başım, ömrüm sana feda olsun kulluğuna indirgedik kendimizi be evlatlarım. Yöneticilerimizin de bize tepeden bakan bir edaya bürünmelerine, bize hizmet için var olduklarına değil, bizim kendilerine hizmet için var olduğumuz algısının yerleşmesine zemin hazırladık. Allah seni başımızdan eksik etmesin. Sen varsan biz varız. Sen bize ekmek aş veriyorsun. Sen çok yaşa padişahım yalvarmaları ile özgüvensiz olduk. Neo-Osmanlıcılık ruhu ile ha bire 600 yıl önce atalarımız cümlesi kurarak geçmişe özlemle yaşıyoruz. Kılıç kalkan kuşanarak -Diriliş Ertuğrul, Abdülhamit ve Payitaht İstanbul- dizileri seyrediyoruz. Dünyada ilk ve tek olarak Okçuluk Federasyonu kurmuş olmakla övünüyoruz yavrularım.

Atatürk’ten buyana gerçek anlamda ve tam manasıyla yerli, milli bir yönetici liderle karşılaşmamışız. Emperyalist Batının kucağına ilk sürükleniş, 19 Ekim 1939 da Ankara’da İngiltere, Fransa ve Türkiye arasında imzalanan “Üçlü İttifak” antlaşmasıdır. Maalesef İnönü döneminde olmuştur. Atatürk’ün ufku ve atılımları çizgisinden ilk sapma o zaman başlamıştır. Daha sonra Marshall yardımları ve ABD ile dostluk müttefiklik adı alında ucuza dışardan mal getirilmesi. Yerli üretim ve sanayinin gereksizliği, devlete ve ekonomiye yük kabul edilmesi. 1951 de Nato ya üyelik ve tamamen ABD nin kucağına düşüş. Ardından gelen hükümetler aracılığı ile de planlı bir şekilde özelleştirmeler… Derken Dünyada kendi kendine yeten yegane ülkelerden biri iken, bu gün kuru soğana muhtaç hale geldik be evlatlarım. Buğdayı, mısırı, fasülyeyi, nohutu, mercimeği geçtim. Samanı bile dışardan alıyoruz yavrularım. Teknoloji ve sanayi alanında zaten tüketiciyiz. Ürettiğimiz, bizim markamız dediğimiz bir şeyimiz yok iken, eti dahi gerek canlısı, gerekse karkası şeklinde dışardan satın alıyoruz artık yavrularım.

Kendi kendini kontrol eden, kuvvetler ayrılığı ilkesiyle hareket eden, yönetimin bir kişi veya zümrenin eline geçmesine imkan vermeyen bir devlet yapısı, 10 yıllık aralarla darbe veya kalkışmalara maruz kalmış. Hep birileri yönetimi ele geçirmek istemiş. Her müdahale ülkeyi demokratik ve ekonomik anlamda 50 yıl geriye götürmüş. Fakat her defasında yine demokratik iklim ve atmosferin etkisi ile Atamızın da ümit bağladığı, 19 Mayıs’ı armağan ettiği gençler çıkıyor be evlatlarım. Sesimizi ve sözümüzü size duyurabilmişsem eğer, meşale sönmeden size ulaşmıştır demek ki...

Bakın yavrularım ben Atamızın yaptıklarının Kur’ani, insani ve islami olduğunu Yüce Kitabımızı anlayarak okudukça daha iyi anlıyorum. Hakikaten Ona olan saygım, sevgim ve bağlılığım daha da artıyor. Şimdi de sizler o barış, kardeşlik, medeniyet, adalet ve özgürlük ateşini yeni yüzyıla, yüzyıllara taşıyın olmaz mı? Yeni yüzyılların bilim, kültür, spor, sanat ve medeniyet lideri olarak Türkiye Cumhuriyeti yıldızını parlatın olmaz mı?


Hayati YAMAN