HİSSETMEMEYE ALIŞMAK
HİSSETMEMEYE ALIŞMAK
Hayat bazen bir anda değil, yavaş yavaş ağırlaşır. Önce küçük şeyler olur. Üzerine çok düşünmezsin. “Geçer” dersin. Ama geçmez. Her biri birikir, içte bir yerde yer eder. İnsan fark etmeden yük taşımaya başlar. Sonra bir gün, belirli bir an bile olmadan, ip kopar.
Senin anlattığın yer tam da burası. O kopuştan sonrası. Artık eskisi gibi tepki verememek… Üzülmek istesen bile tam üzülmemek. Sanki hislerin yavaş yavaş siliniyor gibi. Bu durum dışarıdan bakıldığında boşluk gibi görünür ama aslında çoğu zaman fazlasıyla dolu olmanın sonucudur. İnsan yorulduğunda, zihni kendini korumak için bazı şeyleri kapatır.
Depresyon bazen bir çöküş değil, bir susuştur. Acının bile sıradanlaşmasıdır. İnsan bir noktadan sonra neye üzüldüğünü bile tam seçemez. Her şey biraz uzaktan, biraz bulanık gelir.
Franz Kafka’nın hayatına baktığımızda bu duygunun izlerini açıkça görürüz. Kafka için baba figürü, sadece bir ebeveyn değil; aynı zamanda korku, otorite ve yetersizlik hissinin kaynağıdır. Babası güçlü, sert ve baskın bir karakterdir. Kafka ise onun yanında kendini hep küçük, güçsüz ve değersiz hisseder. Bu durum, onun iç dünyasında derin bir iz bırakır.
Kafka’nın “Babaya Mektup”unda bu çok açık görülür. Orada babasına karşı duyduğu korkuyu, anlaşılmama hissini ve sürekli yargılanıyormuş gibi yaşadığını anlatır. Babasının beklentileri karşısında kendini hep eksik hissettiğini söyler. Aslında Kafka’nın yaşadığı şey sadece bir baba-oğul ilişkisi değildir; bu, bir insanın kendini sürekli yetersiz görmeye başlamasının hikâyesidir.
Bu yüzden Kafka’nın yazılarında otorite figürleri çoğu zaman ulaşılmaz, sert ve anlaşılmazdır. Karakterler ne yaparsa yapsın yeterli olamaz. Tıpkı Kafka’nın kendi hayatında hissettiği gibi.
Sylvia Plath’in şiirlerinde ise bu baskı daha çok insanın kendi içinden gelir. Onun dizelerinde bir iç hesaplaşma vardır. Kendiyle konuşan, kendini sorgulayan bir ses… Bazen çok yoğun bir acı, bazen de tam tersine bir boşluk hissi. Plath, bu duyguları saklamadan yazdığı için okuyan kişi kendinden bir parça bulur.
Nilgün Marmara’da da benzer bir derinlik vardır. Onun yazılarında hassas bir ruhun dünyayla kurduğu zor ilişki hissedilir. Sanki her şeyi biraz daha fazla hisseden birinin yorgunluğu vardır satırlarında. Ama aynı zamanda anlaşılma isteği de… Bu, onun metinlerini hem kırılgan hem de çok gerçek kılar.
Kafka, Plath ve Marmara’nın ortak noktası belki de şudur: içlerinde taşıdıkları şeyi susturamamış olmaları. Ama bunu bir zayıflık olarak değil, bir ifade biçimi olarak yaşamış olmaları.
Senin yaşadığın hislerle onların yazdıkları arasında ince bir bağ var. Sürekli bir şeylerle baş etmeye çalışmanın getirdiği yorgunluk, anlaşılmama hissi ve zamanla gelen o tepkisizlik… Bunlar birbirinden kopuk şeyler değil. Aksine, aynı hikâyenin farklı parçaları gibi.
Ama burada önemli olan bir şey var: sen şu an bunu fark ediyorsun. Yazmak istiyorsun. İçinde olup biteni kelimelere dökmeye çalışıyorsun. Bu, düşündüğünden daha değerli bir şey. Çünkü insan bazen önce kendini ifade ederek yeniden hissetmeye başlar.
Belki şu an her şey biraz uzak, biraz sessiz. Ama o sessizlik tamamen boş değil. İçinde hâlâ anlatılmayı bekleyen şeyler var.
Ve bazen, insanı en çok iyileştiren şey, tam da o anlatma çabasıdır.
Bu deneme için bir şarkı https://youtu.be/nPmwJLUUZS8?si=NJwyrxKKUyNq65pT
Feyza Zeynep Tural



Yorumlar
Yorum Gönder
Lütfen yorumlarınızı bizimle paylaşınız. Yorumlarınız bizler için çok değerli. Onaylama işlemi zaman alabilir. Hakaret içeren yorumlar onaylanmayacaktır.